İNCELEME | ÇÖLÜN ORTASINDA BİR SERAP

Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında, Kızıldeniz kıyılarından başlayarak çölün içine doğru uzanan devasa bir coğrafyada, son yılların en iddialı kent projesi yükseliyordu. Ya da daha doğrusu yükseldiği iddia ediliyordu.

170 kilometre boyunca dümdüz ilerleyen aynalı bir şehir, yapay zeka tarafından yönetilen yaşam alanları, uçan taksiler, sürücüsüz ulaşım sistemleri, çölün ortasında kayak merkezleri ve tamamen karbon nötr bir gelecek vaadi.

Neom ve onun en çok ses getiren bileşeni olan The Line, ilk duyurulduğu andan itibaren yalnızca bir kent projesi değil, bir gelecek anlatısı olarak dolaşıma sokuldu. Ancak bugün, proje küçülmeleri, ertelenen yatırımlar, askıya alınan sözleşmeler ve revize edilen hedefler eşliğinde farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Bir zamanlar geleceğin kenti olarak sunulan proje giderek geleceğin en büyük planlama krizlerinden biri olarak okunmaya başlanıyor.

Fakat Neom’u yalnızca başarısız olmuş ya da küçülmüş bir yatırım olarak değerlendirmek eksik kalır. Çünkü Neom’un asıl önemi, inşa edilip edilmemesinden çok, günümüz tüketim anlayışının gelecek tahayyülünü nasıl kurduğunu göstermesinde yatıyor.

Neden Mega Projeler?

Bent Flyvbjerg’in uzun yıllara yayılan mega proje araştırmaları önemli bir paradoksa işaret eder: Tarih boyunca büyük ölçekli projelerin önemli bir bölümü bütçe aşımı, gecikme ve hedef sapması yaşamıştır; buna rağmen devletler ve yatırımcılar yeni mega projeler üretmeye devam eder. Bu durum ilk bakışta irrasyonel görünür.

Eğer projelerin önemli kısmı beklenenden pahalıya mal oluyor, gecikiyor veya hedeflenen ekonomik çıktıları üretemiyorsa neden aynı model sürekli tekrarlanmaktadır? Sorun, projelerin yalnızca ekonomik araçlar olmamasıdır. Mega projeler aynı zamanda siyasal meşruiyet üretir. Geleceğe ilişkin bir hikaye kurar. Bu nedenle mega projeler çoğu zaman ekonomik rasyonaliteden önce sembolik işlev görür.

Sergi Alanı Kentler

David Harvey’nin 1980’lerden itibaren geliştirdiği “girişimci kent” (entrepreneurial city) yaklaşımı bugün Neom gibi projeleri anlamak için hâlâ güçlü bir çerçeve sunuyor. Harvey’e göre kentler artık yalnızca nüfusun yaşadığı mekanlar değil; yatırım çekmek için küresel ölçekte rekabet eden markalara dönüşmüştür. Bu dönüşümle birlikte mimarlık da farklı bir işlev üstlenmiştir. Yapılar artık öncelikle kullanım değeri üzerinden değil, temsil değeri üzerinden değerlendirilmektedir. Bu nedenle son yıllarda kentlerin birbirine benzeyen bir yarışa girdiği görülüyor: En büyük kule. En büyük havalimanı. En büyük yapay ada. En uzun doğrusal şehir. Vs, vs.

Gelecekten Hediye Paketi

Neom’un The Line projesi tam da bu mantığın en uç örneğidir. Projenin temel iddiası kent yaşamını yeniden düşünmekten çok, kent kavramının görsel olarak yeniden paketlenmesidir. Bu nedenle The Line bir şehirden çok bir render üretim makinesi olarak işlev gördü. Henüz ortada fiziksel olarak tamamlanmış bir kent yokken dünya medyasında milyonlarca kez dolaşıma giren şey onun imgeleriydi. Projeler artık yalnızca barınma, ulaşım ya da kamusal yaşam üretmek için tasarlanmıyor. Aynı zamanda yatırım çekmek, uluslararası sermayeyi mobilize etmek ve geleceğe ilişkin beklenti yaratmak amacıyla üretiliyor. Bir anlamda beton dökülmeden önce hikaye inşa ediliyor.Sorun Başarısızlık Değil

Neom tartışmalarında çoğu yorum projenin küçülmesini veya ertelenmesini başarısızlık olarak ele alıyor. Oysa asıl soru farklı olabilir: Ya Neom’un amacı hiçbir zaman yalnızca inşa edilmek değilse? Belki de bu tür projelerin işlevi tamamlanmak değil, sürekli bir gelecek vaadi üretmektir.

Bugün Neom’un küçülmesi yalnızca Suudi Arabistan’ın mali gerçekleriyle açıklanamaz. Bu durum aynı zamanda son kırk yıldır küresel ölçekte egemen olan kentleşme modelinin sınırlarına işaret ediyor. Giderek daha büyük, daha gösterişli ve daha pahalı projeler üzerinden kalkınma üretme fikri artık ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya.

Neom belki tamamlanacak. Belki yalnızca küçük bir kısmı gerçekleşecek. Belki de tarih kitaplarında yarım kalmış projeler arasında yerini alacak. Fakat şimdiden gösterdiği bir gerçek var: Bugünün en büyük mimari meselesi nasıl daha büyük projeler inşa edeceğimiz değil; geleceği hangi toplumsal hayal gücüyle kurduğumuzdur.

 

Daha fazlası