SÖYLEŞİ | İSTANBUL’DA BİR GÜN

Tanışmak

Üniversite için İstanbul’a taşındığımda her Mimarlık Fakültesi’nin ilk yılındaki öğrencinin yaşadığı şokla ödev sandığım, ders zannettiğim İstanbul’la tanıştım. Tarihine, sokaklarına eskiz yapmaya gitmelerimizi, Tarihi Yarımada’da proje için arazi gezilerimizi ve tarihi yapıları ziyaret etme, sanat faaliyetlerini takip etme zorunluluğu getirilmesinin bugünlerin en büyük kazancı olduğunu şimdi geriye dönüp baktığımda gülümseyerek anımsıyorum. Kentin, üniversitenin, sanat ve tarih ile ilgili değerlerin ne kadar farkına varılabilirse o kadar özümsenmesinin temelleri demekti bu ve çok değerliydi. Geometrinin, fiziğin, matematiğin ötesinde bir öğretiydi bir kenti deneyimlemek. Bu İstanbul’da yaşamanın değil, İstanbul’u yaşamanın öğretilmesiydi.

Anlamak

Yoğun iş tempoları, günlük dertler veya gerçeklik dışı ertelemeler… Gerçekten İstanbul’u yaşadık diyebiliyor muyuz sizce? En son ne zaman yaşadık İstanbul’u alabildiğine… Telaşsız bir günde en son ne zaman soluduk Boğaz havasını… Sırtımızı Anadolu Hisarı’na verip şöyle uzun uzadıya ne zaman baktık Rumeli Hisarı’nın karşıdaki duruşuna… Peki iki yaka arasındaki köprüyü trafik dışında ne zaman değerlendirdik aramızda, havadan sudan dahi olsa, şöyle bakıp yapıldığı yılı veya teknik birkaç hususunu, onu geçtim köprülerin yapım yılı sıralamasını ne zaman hasbihal ettik aramızda? Köprüye, Boğaz’a ikna olmayan varsa aramızda başka birçok şey sıralayabilirim ki yine bildiğimiz yerlerden geleceğim… 

Yaşamak

Tarihi Yarımada’nın sokaklarında en son ne zaman bulunduk mesela… Yerebatan’ı, Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı’nı ne zaman dolaştık içindeki tarihi hissederek, şöyle baktık mı derinlemesine detay detay…Şansımız yaver gitti de yorgun bir günü Gülhane Parkı’nda noktalayabildik mi hiç ceviz ağacı misali… Mimar Sinan’ın tüm eserlerini doya doya inceleyebilsek keşke, her seferinde bir kez daha şaşırsak geniş açıklıkları geçen kubbelere, o günün teknolojisinde yapılan bu eşsiz eserlere…

Sonra belki bir güne İstiklal Caddesi’nde başlasak… Her yerden çalan 45’lik’lerle, daracık geçitlerin çıktığı sürprizli avlular, içerisinde yüzlerce yılı barındıran pasajlar, yapılar…Sonra belki oradan da Galata… Vaktimiz ne kadar bilmiyorum ama vakit varsa çıkıp bakalım derim o kottan bir kez dahi olsa İstanbul’umuza… İstanbul’u yaşamak deyince Galata’ya çıkmamak haksızlık olur açıkçası. Hep bir damlası olduğumuz okyanusu boylu boyunca süzmeden yaşamak, yaşamak mıdır gerçekten?

Galata Kulesi’ni görüp de efsanedeki ünlü aşkını unutmak olur mu? Ne zaman selamladık en son Kız Kulesi’ni, şöyle bir bardak sıcak çay eşliğinde, doya doya tam karşısında veya bir şehir hatları vapuru ile dünyanın belki de seyri en iyi seyahati sırasında… Belki bir gün de Kızkulesi, Mihrimah Sultan, Kuşkonmaz Camii… Sonrasında da Kuzguncuk. Sıcacık mahalle kültürüyle metropolün katı parametrelerine direnen, denize açılan kapılarıyla günün her saati büyüleyen, renk renk yapılarıyla, bostanlarıyla şaşırtan Kuzguncuk… Oradan Çengelköy, belki şeker kokulu yoğurduyla Kanlıca, hatta kasırlarıyla Beykoz… 

İstanbul’da Anadolu Yakası’nı ziyaret edip de Kadıköy’ü es geçmek olur mu? Belki de günü bitirmek için Kadıköy’e çevrilir rota… Bin bir rengiyle, kalabalığıyla, ritmi hiç bitmeyen çarşısıyla etrafını sarıverir Kadıköy insanın, tıpkı Beşiktaş gibi… İkisinde de yükselen seslere de çarşı içinde kurulan masalara da çoğu kez karşı koyamazsınız, birinde oturmuş, çevrenizi izlerken bulursunuz kendinizi… Düşünürsünüz sonra telaşla etrafa koşturan insanları, Kadıköy’ü, Beşiktaş’ı, Arnavutköy’ü, Adalar’ı ve nicelerini… Buraya sığamayanları, yaşamaya doyamadıklarımızı, “iyi ki bizim”dediklerimizi, mimarisini, tarihini, geçmişini… İstanbul’u… Bu topraklarda, bu coğrafyada yaşadığımız her gün için ne kadar şanslı olduğunuzu düşünürsünüz uzun uzun.

Tarihiyle, değerleriyle, tüm renkleriyle, barındırdığı bu eşsiz mozaik İstanbul. Bu eşsiz mozaikle var olsun İstanbul.

İstanbul’u yaşadığınız gününüz çok olsun.

Daha fazlası