Annem, Ben ve Kızım
Mimarlık yalnızca yapı üretmek değildir; mekân kurmak, hayatı taşımak ve hafızayı geleceğe aktarmaktır. Mekân, zamanın içerisinde kuşaklar boyu alınan yolun kendisidir. Zaman değiştiğinde, insan değiştiğinde mekânda kalan; dünyada var olan sistemin bir parçası olabilmektir.
Zamanın ve mekânın içinde dolaşan üç kadın: annem, ben, kızım… Ve tek mesele; emekçi kadın olmak…
Aslında bu mesele; üç farklı kuşağın, üç farklı çalışma biçiminin ve üç farklı “emek” tanımının yan yana gelmesi demektir.

X Kuşağı – Sisteme Uyum Sağlayan Kadınlar: Annelerimiz
Çalışan bir kadının kızı olmak zordu. Annemin gözüyle ofisin içerisinde, iş hayatının içinde olmak ne demekti bilmiyorum ama “X” kuşağı için çalışan kadın olmak da en az bizimki kadar zor olmalıydı.
O kuşakta çalışan kadın sayısı bugüne kıyasla azdı diyebiliriz. Bunu nesnel verilere dayandırarak yazıyı farklı bir boyuta getirmeyeceğiz; sizler de annelerinizi, teyzelerinizi düşündüğünüzde apartmandaki ya da civardaki kadınlardan kaç tanesinin iş hayatında olduğunu, kaçının “ev hanımı” tanımıyla aslında emek olarak büyük efor gerektiren ancak finansal getirisi bulunmayan bir grupta yer aldığını kuşkusuz hızlıca saptayabilirsiniz.

Bu arada çalışan kadınlar için de ev hanımlığı bırakılabilen ya da delege edilebilen bir iş değildi. Hatta o zamanları düşününce çoğu çalışan kadın ev ekonomisine destek olurken, ev için olan hizmetleri de satın alabileceği bir piyasaya ya da bu işlere ayrılmış bir bütçeye sahip değildi.
Ancak delege edilemeyen, satın alınamayan hizmetlerin bazılarını aile içinde çözmek bugüne göre görece çok daha kolaydı. “Bir çocuğu bir köy büyütür.” derler ya, tam da o misal aslında.
Geniş kalabalık ailelerde, iş tanımlarının birbiri içerisine geçtiği bir “kalabalıkta”, bugüne kıyasla daha kolay ancak daha az bireyselleşerek büyüyen bir nesil vardı.
İş tanımlarının birbiri içerisine geçmesiyle anlatmak istediğim, çekirdek aile içerisinde herkesin pastadan benzer pay aldığı bir durum değildi aslında; yine kadının kadına olan iş delegasyonu alışılmış olandı. Çalışsa dahi ev işlerini tamamen devredemeyen kadın, fiziki olarak evde bulunamadığı durumlarda çocuklarla ya da evdeki işlerle ilgili desteği yine bir kadın olan aile büyüklerinden alırdı.

Çalışan kadın olmasının sağladığı ekonomik pozitif durum ancak evde olmadığı sürede çocukları konusunda ona destek olabilecek bir kadın varsa sürdürülebilir kılınabilirdi. Ev işlerinde olduğu gibi çocuk bakımında da süreci yönetmesi beklenen yine kadındı.
Geniş ailelerde iş tanımları keskin sınırlarla ayrılmaz; gündelik hayatın içinde akışkan biçimde paylaşılırdı. Çocuk büyütmek, yemek yapmak, çalışmak, bakmak, taşımak… Hepsi aynı sistemin parçaları olarak sürdürülürdü.
Bu düzen, bugüne kıyasla daha az bireysel ama daha kolektif bir yaşamı öne çıkarırdı.
O kuşakta kadın olmak dayanıklılık üzerinden tanımlanmaktaydı. Yorulmakta ama delege edememekte; ekonomik anlamda özgür olsa da bireyselleşememekteydi. Çoğu kadın için iş hayatında olmak bir tercih değil, çoğu zaman bir zorunluluktu. Ve bu zorunluluk, kadının toplum içindeki yerini alırken sessizce kendisine sunulana uyum sağlamasını getiriyordu.

Y Kuşağı – Sistemi Dengeye Getirmeyi Hedefleyen Kadınlar: Biz
Peki ya bugün?
Geçmiş bültenlerde konuştuğumuz, atölyede “Nasıl gülümserdim unuttum.” demek zorunda bırakılan mavi yakalı kadın ya da mühendisliğinin, mimarlığının yanında sahaya giderken unutmaması gereken “pembe” baretini taşımak zorunda olan beyaz yakalılar?
Bugün durum nasıl?
Sizlere “çok şanslıyız, iş dünyasında eşitiz, artık bilim adamı yok, bilim insanı var” gibi basit cinsiyetçi söylemlerin düzeltilmesi üzerinden “pembe” bir tablo çizerek güzelleme yapmak isterdim; ancak analitik ve gerçekçi tarafta kalmayı tercih edeceğim yine.

Evet, bizden bir önceki kuşağa kıyasla daha çok iş hayatındayız. Üniversite okuma oranları bizim kuşağımızda kızlar için annelerimizinkine, anneannelerimizinkine göre daha yüksek. Artık üst pozisyon diye adlandırılan unvanlarda da en azından çoğu yerde görünür hâlde bulunmaktayız.
Bunlar güzel. Bunlar “iyi ki” dediğimiz durumlar.
Üniversite için şehir dışına, yeni bir iş imkânı için ülke dışına gitmemiz gerektiğinde artık evimize ve çocuklarımıza destek olabilecek “kalabalık” köyümüz çoğumuz için uzakta. Eğer imkân sağlayabilirsek bunlar için bütçe ayırıp başka kadınlara istihdam sağlayabiliyoruz.
Çekirdek ailedeki “baba” figüründe de bir devinim söz konusu. Alfa ve Beta kuşağına baba olan bireyler ev içinde ve çocuk bakımında daha büyük roller almaya başlıyor.
Ama dünya üzerinde hâlâ okumak için fırsat bekleyen, çocuk yaşta zorla evlendirilen, çalışmak isteyip çalışamayan, okumak isteyip okuyamayan; bunları başarsa bile iş hayatında kendine yer bulamayan, yükselmek istediğinde cinsiyeti pranga olan, ekonomik özgürlüğü olmadığı için mutsuz evlerin içinde “yaşamak” zorunda kalan kadınlar ne yazık ki var.

Bugün 8 Mart’a bakarken mesele yalnızca bir günün anılması değil aslında. Mesele; emekçi kadının kuşaklar boyunca nasıl üretmekte olduğu, nasıl görünür hâle gelmek için çaba harcadığı ve toplum içindeki yerinin nasıl yeniden tanımlanmakta olduğudur.
8 Mart bugünün değil, çok kuşağın meselesidir.
Bir yanda iş hayatında kadının seçebileceği meslek portföyü genişlese de bireyselleşmenin sonucunda kadın yalnızlaşmakta ve yükü artmaktadır. Roller yalnızca keskinleşmemekte; üst üste binerek çoğalmaktadır.
Kadın yalnızca işiyle değil, “iyi olmak” kalıbıyla önüne dayatılan her alanda başarılı olmalıdır ki tüm rollerinin hakkını verebilsin. Eğer bunlarda bir aksama görülürse; “çocuğu olduğu” için işe odaklanamamakla ya da uzun saatler mesaide olduğu için “yeterli anne olamamakla” sınanmamalıdır.
Emek burada yalnızca fiziksel bir karşılık değil; zihinsel bir organizasyon ve duygusal bir dayanıklılık gerektirmektedir. Bu rolleri ve süreci “en iyi şekilde dengeye” getirmesi beklenen yine kadındır.

Alfa Kuşağı – Sistemi Dönüştürecek Kadınlar: Kızlarımız.
Şimdi Alfa kuşağı büyümekte.
Dijital çağa doğmuş; sorgulayan, uyumlanmak zorunda hissetmeyen, daha çok araştıracak argümanı olan bir kuşak geliyor. Annelerinin verdiği mücadeleyi görerek büyüyen; önüne konana razı olmayacak kadar özgürlükçü bir kuşak.
Bu kuşak mücadele etmekten çok dönüştürmek üzerinden tanımlanacak gibi duruyor. Çünkü sorular daha erken sorulmakta, sınırlar daha erken fark edilmekte ve eşitlik talebi doğal bir refleks hâline gelmekte.

Kadın olmak burada bir rol değil; bir varoluş biçimi olarak yeniden yazılacak gibi duruyor.
Varsın öyle olsun. Dilerim öyle olsun.
Hiçbir kadın işiyle evi arasında seçim yapmak zorunda bırakılmasın. Hiçbir kız çocuğu yanında oturan erkek sınıf arkadaşının sahip olduğu haklardan eksik kalarak büyümesin.
Emekleri karşılığını bulsun.
“Ayakları taşa değmesin.” der ya büyükler; elbette değecek. Ama o taş önlerine geldiğinde, taşa vuracak cesareti kendilerinde bulabilecekleri bir düzenin içinde olsunlar. Ve her vurdukları taş gol olsun.
Bugün annem, ben ve kızım; aynı hikâyenin üç farklı cümlesi gibi yan yana durmaktayız.

Birimiz dayanıklılığı,
birimiz çabayla dengeyi,
birimiz dönüşümü temsil ediyoruz.
Ve tüm kuşak kadınlar yan yana gelip şöyle söylüyoruz:
İyi ki kadınız.
İyi ki varız.
İyi ki üretiyoruz.
Ve birlikte çok güçlüyüz.
Emeğe değer katan tüm kadınların günü kutlu olsun.