İNCELEME | MORE IS MORE: DUBAİ HİKAYESİ

Dubai, mimarlık söz konusu olduğunda “az çoktur” yaklaşımını bilinçli olarak reddetmektedir. Bu kentte mimarlık, geri planda kalmayı değil; görünür olmayı, fazla olmayı, hatta iddialı olmayı seçmektedir. “More is more” anlayışı, Dubai’de yalnızca estetik bir tercih olarak kalmamakta; kent planından yapı ölçeğine, kamusal alandan gündelik yaşama kadar uzanan bütüncül bir tasarım stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir tasarımcı, bir mimar olarak bakıldığında Dubai; mimarlığın sınırlarının zorlandığı, ölçeğin sürekli yeniden tanımlandığı ve tasarımın bir tür gösteri diliyle konuştuğu bir kentsel laboratuvar gibi çalışmaktadır. Bu kent ölçekli laboratuvar ise kuşkusuz bugüne kadar alışkın olduğumuz minimal ve sade yaklaşımların oldukça uzağındadır.

Dubai’nin mimari kimliği, öncelikle kent siluetinde okunmaktadır. Yükseklik, burada yalnızca fonksiyonel bir gereklilik olmamakta; kentin vitrini hâline gelmektedir. Siluet, birbirini bastırmaya çalışan ikon yapılarla tanımlanmaktadır. Bu yaklaşımın en güçlü örneği kuşkusuz Burj Khalifa’dır. Yapı, yalnızca dünyanın en yüksek binası olarak değil; kentin ölçek algısını kökten değiştiren bir referans noktası olarak da hafızalara kazınmıştır. Bu yeni ölçek algısını referans alan yapılar, dikey mimarlığın sınırlarını gözler önüne sermektedir.

Bu ölçekteki yapılar, çevresindeki kentsel dokuyu da doğrudan dönüştürmektedir. Yapı adaları büyümekte, yollar genişlemekte; boşluklar ise dramatik bir etki yaratacak şekilde kurgulanmaktadır. “More is more” yaklaşımı, burada kentsel boşluğu bile pasif bir alan olmaktan çıkarıp aktif bir tasarım öğesine dönüştürmektedir. Kent, insan ölçeğini esas alan bir algıdan çıkarak, yapıları ölçek alan yeni bir yaklaşımı benimsemektedir. Bu durum, kent planından yapılara kadar tasarımın her alanında hissedilen güçlü bir etki yaratmaktadır.

Şehir Planı ve İkon Yapılar

Dubai’nin şehir planı, hız ve erişilebilirlik üzerine kurulmaktadır. Ana omurga olan Sheikh Zayed Road, kenti doğrusal bir biçimde organize etmektedir. Bu aks boyunca dizilen gökdelenler, finans merkezleri, oteller ve rezidanslar; kentin programatik yoğunluğunu tek bir hat üzerinde toplamaktadır. Bu planlama yaklaşımı, “more is more” fikrinin kent ölçeğindeki karşılığıdır. Bu etkinin sonucu olarak daha geniş yollar, daha büyük parseller ve daha net tanımlanmış fonksiyon zonları ortaya çıkmaktadır.

Yaya ölçeği ise bu kurguda ikincil bir katman olarak ele alınmaktadır. Kapalı alışveriş merkezleri, klimalı iç mekânlar ve kontrollü kamusal alanlar; kentin gündelik yaşamını belirlemektedir. Bu durum, iklimsel zorunluluklarla birleştiğinde Dubai’nin kamusal alan anlayışını klasik Avrupa kentlerinden net biçimde ayırmaktadır. Burada kamusal alan, sokakta değil; iç mekânda, kontrollü ve tasarlanmış hacimlerde kurgulanmaktadır. Kent, spontane değil; planlı bir deneyim sunmaktadır.

Dubai mimarisinde “more is more” anlayışı yalnızca yükseklikle sınırlı kalmamaktadır. Kent, coğrafyayı bile yeniden tasarlamaktadır. Palm Jumeirah, bu yaklaşımın en net örneklerinden biridir. Yapay adalar, yalnızca lüks konut alanları değil; mimarlığın doğaya meydan okuduğu simgesel projeler olarak çalışmaktadır. Bu projelerde mimarlık, mühendislikle iç içe geçmektedir. Deniz dolguları, kıyı koruma sistemleri ve altyapı çözümleri; mimari tasarımın ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir. Burada “more is more”, yalnızca görsel fazlalık değil; teknik kapasitenin de maksimuma çıkarılması anlamına gelmektedir. Yapılar kendilerini gizlemek yerine sergilemektedir. Cepheler parlak, formlar iddialı; detaylar ise özellikle fark edilecek şekilde tasarlanmaktadır. Kent üzerindeki bu etkin mimarlık anlayışı hiçbir noktada geri çekilmemekte, aksine sahnenin merkezine yerleşmektedir.

Şehir Yaşamı

Dubai’de mimarlık, günlük yaşamı yönlendiren güçlü bir araç olarak da etkisini sürdürmektedir. Kentte yaşamak, büyük ölçekte tasarlanmış mekânlar arasında hareket etmek anlamına gelmektedir. Rezidans kompleksleri, karma kullanımlı yapılar ve alışveriş merkezleri; yaşamın neredeyse tamamını kapsayan mikro kentler gibi işlemektedir. Bu durum, mimarlığın yalnızca mekânı değil; sosyal ilişkileri ve yaşam biçimlerini de yeniden tanımladığını göstermektedir.

“More is more” yaklaşımı, kentte güçlü bir bolluk hissi yaratmaktadır. Seçeneklerin, mekânların ve deneyimlerin fazlalığı bu hissi oluşturan başlıca parametrelerdir. Ancak bu fazlalık, aynı zamanda kontrollü ve planlı bir deneyim de sunmaktadır. Dubai’de spontane kent yaşamı sınırlı kalmakta; her şey tasarlanmış, hesaplanmış ve optimize edilmiş biçimde sunulmaktadır. Kimilerine göre bu durum, mimarlığın özgürlük ile kontrol arasındaki hassas dengesini yeniden düşündüren unsurlardan biridir.

Dubai mimarisi, “more is more” anlayışını rastlantısal değil; bilinçli bir strateji olarak benimsemektedir. Kent, ölçeği, hızı ve gösteriyi mimari kimliğinin merkezine yerleştirmektedir. Bu yaklaşım eleştiriye açık olduğu kadar öğretici de olmaktadır. Dubai, mimarlığın yalnızca bağlama uyum sağlamakla kalmayıp, gerektiğinde bağlam yaratabileceğini savunan kentlerden biridir.

Bu açıdan bakıldığında Dubai, sınırların nerede başladığını ve nerede zorlanabileceğini sorgulatan güçlü bir örnektir. Fazlalığın estetik bir dile dönüştüğü, mühendisliğin mimarlıkla yarıştığı ve kentin bir sahne gibi kurgulandığı bu anlayışta “more is more”, yalnızca bir slogan değil; bütüncül bir tasarım yaklaşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kent, mimarlığın ne kadar ileri gidebileceğini göstermekten çekinmemekte; aksine mimarları bu sınırları yeniden düşünmeye, tartışmaya ve cesaretle denemeye davet etmektedir.

Bu konudaki düşüncelerinizi heyecanla beklediğimi söyleyerek son olarak şunu eklemek isterim:Siz hangi taraftasınız? Benim gibi “Less is more” mu, yoksa “More is more” mu?

Daha fazlası