Bir pazar günü sabahı, havaalanında bekliyorsunuz. Kahvenizi almışsınız, telefonunuz şarjda, anonsları yarı dikkatle dinliyorsunuz. Her şey tanıdık. Çok tanıdık. Hangi ülkede olduğunuzu neredeyse unutabilirsiniz. Aynı zemin kaplaması, aynı yönlendirme okları, aynı mağazalar, aynı bekleme düzeni. Bu bir tesadüf değil.

Mimar Keller Easterling’in Devletdışı Güç: Altyapı Mekanı ve İktidar adlı kitabında çağdaş dünyanın asıl biçimini veren şeyin ikonik binalar değil, bu tür “sıradan” mekanlar olduğunu öne sürer. Otoparklar, alışveriş merkezleri, ofis parkları, siteler, otoyol kavşakları… Dünyanın büyük kısmı artık bu tekrar eden mekanlardan oluşur. Easterling buna “altyapı mekanı” adını verir.

Davranış Teknolojisi
Bu mekanlar genellikle fark edilmez. Ne bir katedral gibi hayranlık uyandırırlar ne de bir anıt gibi dikkat çekerler. Ama tam da bu görünmezlikleri sayesinde etkilidirler. Çünkü yalnızca mekan üretmezler; alışkanlık üretirler.
Bir alışveriş merkezinde nasıl dolaşacağınızı bilirsiniz. Havaalanında nerede bekleyeceğinizi, ne zaman sıraya gireceğinizi sezersiniz. Bir sitede hangi alanların size ait olduğunu, hangilerinin olmadığını içgüdüsel olarak kavrarsınız. Kimse size uzun bir kural listesi okutmaz. Easterling’in asıl iddiası burada başlar: Altyapı bir nesne değildir; bir davranış teknolojisidir.
Bir zamanlar binalar, tek tek tasarlanan, özgün yapılar olarak düşünülürdü. Bugün ise çoğu yapı, dünyanın farklı yerlerinde tekrar tekrar uygulanabilen birer formüldür. Aynı otel zinciri, aynı ofis bloğu, aynı lojistik depo. Amaç estetik değil, verimdir. Hızlı inşa, kolay yönetim, öngörülebilir sonuçlar.

Başroller Değişiyor
Bu durum yeni bir iktidar biçimi yaratır. Victor Hugo, 19. yüzyılda “Kitap, yapıyı öldürecek” diye yazmıştı. Ona göre katedraller, insan düşüncesinin en güçlü ifadesiydi; ta ki matbaa sahneye çıkana kadar. Bugün ise başka bir dönüşüm yaşıyoruz. Ne kitap ne bina başrolde. Başrolde olan şey, sistemler. Easterling, bu sistemlerin çoğunun devlete ait olmadığını vurgular. Serbest ticaret bölgeleri, özel yerleşkeler, turizm adaları, şirket kampüsleri… Bu alanlarda kurallar çoğu zaman yasalarla değil, altyapıyla işler. Güvenlik bariyerleri, erişim kartları, yol ağları, standartlar ve protokoller, fiilen bir yönetim biçimi oluşturur. Bu durumu anlamak için Mark Twain’in Mississippi Nehri’ndeki deneyimini hatırlamak faydalı olabilir. Twain, gemi kullanmayı öğrenirken manzaraya değil, suyun yüzeyindeki küçük dalgalanmalara bakmayı öğrenir. Çünkü asıl tehlike yüzeyin altındadır. Altyapı da böyledir. Görünmezdir, ama yönlendiricidir.

Eğilimler
Easterling bu yönlendirici güce “eğilim” der. Bir mekanın ne olduğu değil, ne yapmaya meyilli olduğu önemlidir. İnsanları durmaya mı, geçmeye mi, harcamaya mı, beklemeye mi teşvik ediyor? Bu eğilimler, şehirleri olduğu kadar hayatlarımızı da biçimlendirir. Belki de bu yüzden altyapı mekanları bu kadar tanıdık hissettirir. Onlar bize bağırmaz, ikna etmeye çalışmaz. Sessizce çalışır. Ve çoğu zaman biz fark etmeden, nasıl hareket edeceğimizi zaten belirlemiş olurlar.

Bir sonraki kez bir otoparka girdiğinizde, bir alışveriş merkezinde yönünüzü bulduğunuzda ya da bir havaalanında beklerken etrafınıza bakın. Gördüğünüz şey sadece beton, cam ve yönlendirme tabelaları olmayabilir. Belki de çağımızın en etkili iktidar biçimi tam orada, sessizce işliyordur.