Sessizliğin İçinden Yükselen Bir Mimarlık Mirası
Bazı yapılar göğe uzanır, bazıları toprağın kucağına gömülür. Kapadokya’nın yeraltı şehirleri ikincisidir. Aynı volkanik tüf, yukarıda peribacalarını yükseltirken, aşağıda on binlerce insanın yaşayabileceği görünmez medeniyetler yaratmıştır. Bu topraklarda doğa ve insan aynı malzemeye kendi imzasını bırakmıştır.

Taşın Sırrı
Volkanik tüf oyulduğunda yumuşaktır, havayla temas ettiğinde sertleşir. İnsanlar bu özelliği keşfettiğinde doğal bir beton elde etmiş olurlar. Ne çimento gerekmiştir ne demir ne de vinç; sadece kazma, sabır ve ustalık. Taş, ustanın elinde hem duvar hem kolon hem de tavan olmuştur.

İnşaat Yöntemi
Yeraltına inşanın ilk adımı, 50–100 metre derine kadar açılan ince havalandırma bacalarıdır. Bu bacalar hem oksijen sağlar hem de tonlarca toprağın dışarı çıkarılmasını mümkün kılar. Ardından bacaların etrafı kat kat genişletilir: odalar, depolar, ibadet alanları, ahırlar, şırahaneler… Yüzyıllar boyunca oyularak büyüyen bir şehir gibi.

Hâlâ Çalışan Sistemler
Derinkuyu’nun 85 metre dibinde bile hava tazedir; havalandırma bacaları binlerce yıldır kusursuz çalışır. Yağmur suyu sarnıçlarda toplanır, katlar arasında doğal basınçla dolaşır. Bazı kuyular gerçek, bazıları ise bilerek sahte açılmıştır, düşmanı yanıltmak için…
Savunma Zekâsı
Bir yeraltı şehrinin kapısı, dışarıdan asla açılamayan, içeriden ise tek bir kişi tarafından yuvarlanabilen tonluk taş bir disktir.
Tüneller dar ve alçaktır; saldırgan kambur yürümek zorunda kalır.
Özkonak sıcak yağ delikleriyle, Kaymaklı çıkmaz koridorlarıyla, Mazı dört ayrı girişe sahip kaçış planıyla bilinir.

Tatlarin neredeyse tam bir askerî garnizon gibidir: gözetleme delikleri, toplu tuvalet düzeni ve dar savunma koridorlarıyla uzun süreli barınmaya göre tasarlanmıştır.
Her şehir kendi tuzağını kendi aklıyla kurmuştur.
Başlıca Şehirler ve Karakterleri
Derinkuyu: En derin ve en büyük; 20.000’den fazla kişiyi barındırabilecek dev bir kompleks.
Kaymaklı: Kapalı devre gibi işleyen karmaşık bir labirent.
Özkonak: Haberleşme delikleriyle ünlü.
Mazı: Dört girişli, tam bir “kaçış şehri.”
Gaziemir: Yeraltı atölyeleriyle dikkat çeker.
Tatlarin: Askerî planıyla en kompakt düzenlerden biri.
Soğanlı: Kaya kiliseleriyle iç içe bir kurgu.
Sivasa: Hâlâ kısmen mühürlü; gizemini koruyor.
Bu şehirler Hititlerden (MÖ 1800’ler) beri oyulmaya başlanmış, özellikle 7–12. yüzyıllar arasında Arap akınlarından kaçan Hıristiyan topluluklar tarafından genişletilmiştir. Bugün 200’den fazla yeraltı şehri tespit edilmiş durumda.
İçeri indiğinizde ışık biter, ses biter, zaman durur. O karanlıkta binlerce insanın yaşadığına, dua ettiğine, şarap yaptığına inanmak zordur. Taşa dokunduğunuzda hâlâ serindir; sanki eski nefesleri saklar.
1963’te bir adam evinin duvarını yıkarken o ilk tüneli buldu. Yeraltı o günden beri yeniden görünür oldu. Ama hâlâ keşfedilmemiş katlar, kapalı kapılar, mühürlü odalar var.

Ve Kapadokya’nın altında yürürken insan fark ediyor:
Bazen bir medeniyetin en yüksek noktası, göğe yükseldiği yer değil…
Sessizliğin içinde kaybolduğu, karanlıkta yeniden şekillendiği yerdir.
Toprak, yüzyıllar boyunca bu şehirleri sakladı.
Taş, nefesleri ve adımları hatırladı.
Zaman, hiçbirini tamamen silemedi.
Bugün yukarıda rüzgâr peribacalarının üzerinden geçerken, aşağıda o görünmez şehir hâlâ aynı sabırla bekliyor.
Belki de Kapadokya topraklarının en büyük sırrı bu:
Bazı hikâyeler ışıkta değil, karanlığın kalbinde parlıyor.