İNCELEME | FRANK GEHRY: FORMUN ÖZGÜRLÜĞÜ

1929 yılında Kanada’da doğan, mimarlık pratiğini Amerika Birleşik Devletleri’nde şekillendiren Frank Gehry, çağdaş mimarlığın en ayırt edici figürlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kariyerine geleneksel modernist çizgide başlayan Gehry, zamanla bu dilin sınırlarını sorgulamış; mimarlığı form, strüktür ve malzeme üzerinden yeniden düşünmeye yönelmiştir. Geçtiğimiz ay aramızdan ayrılan Gehry, yalnızca ikonik yapılarıyla değil, mimarlığın risk alma ve hata yapma hakkını savunan tavrıyla da mimarlık literatürüne en güçlü izlerden birini bırakmıştır.

Frank Gehry, benim için mimarlığın sınırlarının nerede başladığını ve nerede bilinçli olarak ihlal edilebileceğini gösteren en güçlü figürlerden biridir. Onun mimarlığına baktığımda yalnızca sıra dışı formları değil, mimarlığın konfor alanını terk etme cesaretini görürüm. Gehry, çizgiyle, kütleyle ve malzemeyle kurduğu ilişkiyi hiçbir zaman güvenli bir zeminde tutmamaktadır. Mimarlık, onun dünyasında sabitlenmiş bir disiplin değil; sürekli hareket hâlinde olan bir düşünme biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. Yapı kütlelerinden yapı çözümlerine kadar bu harekete dair izler taşınmaktadır.

Frank Gehry, klasik mimarlık eğitimi almış olmasına rağmen, bu eğitimin sunduğu düzenli ve kontrollü dili erken dönemde sorgulamaya başlamaktadır. Bizlerin mimarlık pratiğinde de sıkça karşılaştığı bu kırılma anı, Gehry’de çok net biçimde okunmaktadır. Modernizmin net çizgileri ve rasyonel formları, onun anlatmak istediği mekânsal hikâyeye yetmemektedir. Eskiz, maket ve sezgisel kararlar, Gehry’nin tasarım sürecinin merkezinde yer almaktadır. Bilgisayar destekli tasarım araçlarını erken dönemde kullanması, serbest formların yalnızca estetik bir arayış değil, mühendislik açısından da mümkün hâle gelmesini sağlamaktadır. Mimarlık, burada yalnızca “nasıl görünmeli” sorusuna değil, aynı anda “nasıl ayakta durmalı” sorusuna da cevap vermektedir.

Gehry çoğu zaman dekonstrüktivist bir mimar olarak tanımlanmaktadır; ancak ben onun mimarlığını katı bir ekol tanımıyla sınırlı bulmamaktayım. Yapılarında gördüğüm şey, teorik bir parçalanmadan çok, sezgisel bir dağılma ve yeniden bir araya gelme hâlidir. Kütleler çarpışmakta, yüzeyler akmakta, mimarlık bitmiş bir nesne gibi davranmamaktadır. Yapılarında kente farklı bir katman kazandırma ve yapının kentin heykeline dönüşmesi yönünde güçlü etkiler hâkimdir.

Guggenheim Bilbao, bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri olarak okunmaktadır. Yapı, yalnızca bir müze olmamakta; bulunduğu kentin ekonomik ve kültürel kaderini değiştiren mekânsal bir hamleye dönüşmektedir. Titanyum kaplı yüzeyler, gün ışığıyla birlikte sürekli değişen bir algı üretmektedir. Bu yapı, mimarlığın yalnızca iç mekân üretmediğini; kent ölçeğinde kalıcı bir etki alanı yarattığını bize tekrar hatırlatmaktadır.

Yapı Deneyimleri

Frank Gehry’nin mimarlığını gerçekten anlamak için yapılarının içinde bulunmak, mekânı hissetmek gerekmektedir. Prag’da yer alan Dans Eden Yapı’yı gezdiğimde, dışarıdan bakarken hissettiğim dengesizlik duygusunun, içeride yerini şaşırtıcı bir kontrol hissine bıraktığını fark etmiştim. Cephede akıyormuş gibi görünen kolonlar, içeride son derece bilinçli bir strüktürel kurguya bağlanmaktadır. Dans Eden Yapı’yı detaylıca konuştuğumuz bültende de bu etkiye dair hislerimi betimlemeye çalışmıştım.

Bu yapı, benim için mimarlığın hareketsiz bir kütle olmak zorunda olmadığını somut biçimde göstermektedir. Yapı adeta bir koreografi kurmakta; cephe, strüktür ve iç mekân birlikte hareket etmektedir. Gehry’nin mimarlığında sıkça karşılaştığım bu yaklaşım, mekânı yalnızca kullanılacak bir hacim değil, deneyimlenecek bir anlatıya dönüştürmektedir. Yapıdan temellenen bu his, kente yeni bir pivot, yeni bir odak ve yeni bir mimari imge kazandırmaktadır.

Tasarım Yolculuğu

Frank Gehry’nin yapıları kendi sınırlarında kalmamaktadır. Walt Disney Concert Hall gibi projelerde mimarlık, çevresiyle konuşmakta, kamusal alanı dönüştürmekte ve kullanıcıyı pasif bir izleyici olmaktan çıkarmaktadır. Parlak metal yüzeyler ve beklenmedik perspektifler, kenti izlenen bir sahneye dönüştürmektedir. Benim için Gehry’nin asıl etkisi, ardında bıraktığı biçimlerden çok, mimarlara bıraktığı cesaret olmaktadır. Onun mimarlığı taklit edilmesi gereken bir estetik sunmamakta; sorgulanması gereken bir tavır önermektedir.

Frank Gehry, mimarlığın hata yapma hakkı olduğunu açıkça göstermektedir. Belirsizlikten korkmamakta; risk almadan yenilik üretilemeyeceğini net biçimde ortaya koymaktadır. Onun mimarlığı bana şunu hatırlatmaktadır:

Mimarlık, alışılmış olanın veya kabul edilen çizginin içerisinde kalan olmak zorunda değildir. Bazen rahatsız edici, bazen fazla, bazen taşkın olabilir.

Bugün Gehry’ye bakarken bir veda yazısı yazmıyorum. Yaşayan, üreten ve hâlâ tartışma yaratan bir mimarın yolculuğunu akılda tutmayı önemsiyorum. Onun çizgisi, mimarlığın hâlâ dönüştürülebileceğini ve hâlâ cesaret gerektirdiğini hepimize göstermektedir.

Form kutsal değildir. Kural değiştirilebilir. Mimarlık, çizildiği kadar düşünülen; düşünüldüğü kadar konuşulan ve hepsinin ötesinde tartışılan bir disiplindir. Mimarlık, sadece tasarımda varılan yer değildir; aslında tasarım yolculuğunun ta kendisidir.

Bu yazı, Frank Gehry’nin mimarlığa bıraktığı en büyük mirasın anısına yazılmıştı.

Daha fazlası