İNCELEME | MEKANIN CİNSİYETİ OLUR MU?

Doktora tezini, geceleri eşi uyuduktan sonra mutfak masasında yazan bir arkadaşım var. Uyku hariç hiçbir şeyden geri kalmadan, evde fazla yer kaplamadan ve adı konulmamış bin bir zorlukla tamamlanmış bir akademik çalışmaya imza atmış. Tanıştığım bir yazar da aynı konuya dikkat çekmişti: “Erkekler romancı olur, onlara ait çalışma odalarında rahatça yazarlar. Kadınlar ise herkes yattıktan sonra salonda yemek masasında, mutfak masalarında çalışır. Kadın yazarlar o yüzden hep öykücü olur.” Kendisi de kadın bir öykü yazarı olarak bu tespiti, gündelik hayat içindeki mekan ve zaman ilişkisine dair gözlemlerinden yapmıştı. Peki mekanların kimlere ait olduğunu ve tarih boyunca nasıl cinsiyetlendirildiğini hiç düşündünüz mü? 

Kendine Ait Bir Oda

İngiliz yazar Virginia Woolf’un 1929 tarihli “Kendine Ait Bir Oda” adlı kitabı, belki de bu konuda en güzel metafordur. Woolf, kadınların edebiyat ve düşünsel üretimde geri kalmasının temel nedenini, ekonomik bağımsızlık ve kişisel mekan eksikliği olarak açıklar. Tarih boyunca devam eden toplumsal cinsiyet eşitsizliği sonucu oluşan önyargılar, ekonomik ve eğitimsel eşitsizlikler, kadınların yaratıcılığı önündeki en temel engeller olmuştur. Woolf’a göre; kadınların yaratıcı ve entelektüel üretim yapabilmesi için erkeklerle eşit koşullara sahip olması gerekir. Toplumun kadınlara yüklediği ev işi, bakım emeği ve içinde bulunduğu hegemonik ilişkiler sonucu özgürlüklerini ve yaratıcı potansiyellerini sınırlayan patriyarkal düzenin eleştirisi, “Kendine ait bir oda” metaforuyla yapılır: Kadınların düşünmek ve üretmek için ihtiyaç duyduğu fiziksel ve sembolik özgürlük alanı. 

Bu yazıyı kendime ait bir odadan yazıyorum, her ne kadar duvarda elektrik süpürgesi asılı olsa da ne kadar şanslı olduğumun farkındayım. Ama bugün kaç kişinin kendine ait bir odası var?

Yüzyıllar Sonra Çıkılan Kamusal Alan

Simone de Beauvoir, 1949’da yayınlanan İkinci Cinsiyet adlı kitabında, tarih boyunca kadının erkeğin karşısında nasıl “ikincil” konumuna oturtulduğunu inceler. “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyen Beauvoir, yaratılan eşitsizliğin aslında doğal değil kültürel olduğunu, bu eşitsizliğe nasıl ikna edildiğimizi anlatır. Kadın hareketi ve sosyal bilimlerde çığır açan bu farkındalık, yüzyıllardır özel alana hapsedilmiş kadınların kamusal alana çıkış mücadelesini güçlendirir. Kadınların tarih boyunca erkekle özdeşleştirilen kamusal alana ancak geçtiğimiz yüzyılda çıkabilmesi ve oradaki fiziksel mevcudiyeti, buradaki ilişkilerin birden eşitlendiği yanılgısı yaratmasın. Hala aynı konumdaki erkeğe “hoca” kadına ise “hanım” olarak hitap edilen bu alanlarda, bilirkişi olarak kadınların sözüne ne kadar itimat ediliyor? Uluslararası çapta yapılan pek çok araştırma, medya kuruluşlarında siyaset ve ekonomi gibi ciddi alanlarda sunucu, yorumcu ve bilirkişi olarak yer alanların yüzde 70’ten fazlasının erkek olduğunu gösteriyor. Medyada kadınların sesini daha çok yaşam tarzı, kültür-sanat, alışveriş, gündelik sağlık konularında duyuyoruz. Bu tablo size de tanıdık geldi mi? 

Kadınla Özdeşleştirilen Mutfak 

Gündelik hayat içinde örtük olan cinsiyetçilik, mekan üzerinden epeyce görünür olur. Özellikle hayatımızın merkezinde yer alan ev ve burada kurulan ilişkiler, eşitsizliklerin en vurucu yansımalarını gösterir. 

Mutfak, evin kadınla en çok özdeşleştirilen yeridir. Bugün hala gündelik dilde, cinsiyet eşitliğinin sağlanamadığını gösteren “masum” ifadelerde kendini gösterir bu örtük cinsiyetçi kodlar: Kadınlara eşi için “Mutfakta sana yardım ediyor mu?” sorusu sorulur. Çünkü özellikle mutfak kadının asli görevleriyle ilişkilidir; yemek, bulaşık, oranın düzeni ve temizliği, eksik malzemelerin takibi ve temini gibi yükler, kadının “doğal” görevleridir. Erkekse ancak lütfedip ona yardım edendir, yardım istenirse belki gerekeni yapacak olandır. Hatta özel günlerde kadına alınan hediyelerin mutfakla ilgili olması bile artık pek çok kimseyi şaşırtmaz. 

“Geceleri de, Meydanları da, Sokakları da Terk Etmiyoruz”

Kadınlarla erkeklerin mekansal deneyimleri farklıdır. Özellikle kentsel mekanlarda güvenlik ve erişebilirlik gibi konularla bu deneyimler birbirinden çok uzaklaşır, yer yer karşı kutuplara konumlanır. Bu nedenle İstanbul 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nün en etkili mesajını veren, belki de en coşkulu atılan slogan; siyasi, toplumsal ve mekansal açıdan son derece açık ve nettir: “Geceleri de meydanları da sokakları da terk etmiyoruz.” Bu cümle, yüzyıllarca özel alanlara hapsedilmiş olan kadın ve yok sayılan LGBTİ+ bireylerin kamusal alanda, kentsel mekanlarda en az erkekler kadar var olma hakkı olduğunun altını çizer. Ve bu hakkın kullanımında “neden, nasıl, ne amaçla?” gibi sorularla gerekçe aranmasının yeri yoktur. 

Baskı Alanı Olan Evin Direniş Potansiyeli

8 Mart haftası devam ederken bir oturuşta yazılan bu yazıyı, umutla bitirelim. Gillian Rose’un dikkat çektiği gibi, mekan ve coğrafi bilgi, uzun süreler boyunca patriarkal bakışla üretilmiştir ve feminist epistemolojiyle yeniden düşünülmesi gerekir. Ve bell hooks, baskı alanı olarak konumlanan evin, aynı zamanda direniş ve kimlik üretim mekanı haline de gelebileceğini vurgulamıştır. 

Mekanın cinsiyeti olmadığını söylemek kolaydır; ama mutfak masasında yazılan tezler, geceleri boş bırakılan sokaklar ve bize ait olmayan çalışma odaları bize başka bir hikaye anlatır. Çünkü mekanlar sadece duvarlar ve nesnelerden ibaret değildir; toplumsal ilişkilerle şekillenen yaşayan alanlardır. 

Tüm eşitsizliklerin son bulduğu 8 Mart’larda görüşmek dileğiyle. 

Daha fazlası